Ara. 18, 2009 · Kategori: AKLIMIN ILK SATIRLARI

 

 

 

      Sonbahar... Görüntüsü bir yana, hissettirdiği ürperti ile "ben geldim" dediği zaman düşünürüm onu. Düşüncelerim uçuşur ağaçlardan dökülen kızıl yapraklar gibi. Her yaprak bir hatıradır benim için, ama tatlı ama hüzünlü ama kötü. Hepsinin ortak özelliği, ağaçtan düşmüş olmaları, yani benim yaşam dallarımdan. Toprağın üzerine öbekleşirken bakarım çokluğuna, meğer ne kadar zaman geçmiştir ömürden; hızlıca, hemencecik, hatta ben fark etmeden… Kendimi, sevdiklerimi, geçmişe gömdüklerimi ve yaşadığım şehri düşünürüm. "Ah sen İstanbul! Sonbaharda başka güzelsin! Güzel ama hüzünlü." Belki de bende böyledir bu şehir. Yaşamımın geçmiş sonbaharlarını hatırlarım ve yüreğime inen hüzünlü şarkılarda, varoluş ve yokoluşların anıları sarar belleğimi. İşte o zaman daha çok hüzünlü gelir baktığım yerler İstanbul'da, ki bu koca bir şehir, git gidebildiğin kadar…

Yürümek… Ne kadar zor olsa da bazılarımız için zamana ve bedenin ağrılarına yenik düşüp imkansızlaşsa da gücü yetenleredir sözlerim, şu sonbaharda bir iki adım yürümek lazım sırf kendimiz için. İstanbul'un hüzünlü sonbaharında yürümek… Anlamlandırmak gördüklerimizi… Emirgan parkının kış çiçeklerinin yeni ekildiği bahçelerinde, Belgrad ormanının elbiselerini kızıla boyayan ağaçlı yollarında, rüzgarlı Çamlıca tepesinde… Üşümek oralarda ve hissetmek bedenimizi, her titreyişimizde. Yaşadığımızı, kalbimizin çarptığını biran için fark etmek, monotonlaşan hayatın günlerinden birinde. Sahillerine indiğimizde İstanbul'un, bizi takip edecek bulutlu gökyüzünde kanat çırpan kuşları. Kıyıları yalayan boğazın serin suları, kendisini hırçınlaştıran sonbahara söylenirken, martılar uçuşacak üzerimizde. Onlara attığımız bir parça simit için çığlık atacaklar, savaşacaklar birbirleriyle ve biz onların da bu şehirde yaşadığını işte o zaman anlayacağız. Onlar ki evlerimizin çatılarında sürekli seyrederler bizleri.

İstiklal caddesinin eski zamanların kokusu ile dolan sokaklarında yürüdüğümüzde, yağmurdan ıslanan insanların renkli paltolarının altında yalnızlıklarını sakladıklarını hissedeceğiz. Koşuşturuyorlardır bir yerlere, biran önce geçici yalnızlıklarından kurtulmak için. Yanımızdan geçen bu insanların karmaşık yüzleri bizi düşündürecek, nasıl bir hayatları olduğunu, ailelerini, sevgilerini, nefretlerini, dertlerini, hatta yüreklerindeki kötülükleri, iyilikleri merak edeceğiz ve kendimizle kıyaslayacağız belki de. Kalabalıkların arasında dolaşan kedilerin soğuktan titremeleri ve açlıktan miyavlamaları hüzünlendirecek bizi, onları da düşüneceğiz, şehrin gece bekçileri olduklarını…
Ağaçları çırılçıplak yapan rüzgar, bir iş başarmanın rahatlığında yanıbaşımızda olacak biz yürürken. Nerede olursak olalım, yol gösterecek bize hayatımızı daha iyi düşüneceğimiz yerlere yürümemiz için. Yağmur yağacak ve ortaya çıkaracak içimizdeki "biz"i. Belki de dua edeceğiz her damlanın günahlarımızı yıkamasını, bahara daha yeni yüreklerle girebilmek için. Bazen de düşüneceğiz sonbaharın bize hatırlattığı ölümü. Özellikle İstanbul'un mezarlı semtlerinden geçerken?

Her yer hüzünlüdür sonbaharda. İstanbul, bir tiyatro sahnesi… İki perdelik oyunun birinci perdesinde: "İmparator şehrin sonbaharda ölümü." İkinci perdesinde: "Rengi solan şehrin ağlayan rüzgarı" adlı oyun. Seyirciler ise bu şehirde sonbaharı bile bazen fark edemeyen "biz".

bana "yaz!" dediler İstanbul'u.
düşündüm de yazmaktan korktum bu şehri.
o kadar çok şey var yazılacak ona dair,
yazsam eksik kalacak sözcüklerim.
"ne haddime? dedim.
bir de öyle hüzünlü ki şu sonbaharda,
ona dokunmak istemedim.


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::